teslim olmak ya da olamamak

Karakterleri birbirine zıt, genç ve yetenekli iki balerinin başrol için rekabet ettiği Siyah Kuğu (2010) filmini çoğunuz görmüşsünüzdür. İzlemeyenler, hatırlamayanlar için özetleyelim: Kuğu Gölü’nde başrol olmak çok zordur, çünkü hem masum beyaz kuğuyu hem de kötü siyah kuğuyu oynamayı gerektirir. Oysa Nina (esas kız), onu proje çocuğa dönüştüren baskıcı annesinin kontrolünde o kadar steril yetişmiştir ki bir türlü siyah kuğu rolünün hakkını veremez. Yönetmeni de kendini “role bırakması” için didinir durur. Rakibi Lily ise adeta siyah kuğu rolü için yaratılmıştır, Nina’nın bir türlü yüzleşemediği karanlık tarafıdır. Bizim kız hırsına, eski bir balerin olan annesinin hayalini gerçekleştirmenin verdiği riskli arzuya yenik düşer. Savunmasız içindeki karanlığa dalar, vurgun yer, yani delirir. Bu hüzünlü ve güzel film birçok şeyin dışında bana oyunculuk mesleğini de düşündürür.

Kimler iyi oyuncu olabilir? Bu zor sorunun oldukça kolaycı bir yanıtı var: yetenekli olanlar ve gerçekten (sebat ederek) isteyenler. Bu yanıt bizi daha zor bir soruya götürür: Yetenek nedir? Sözlükte yeteneğin iki yönüne vurgu yapıldığını görüyoruz: becerebilme ve anlama. Becerebilme (yeti), organizmanın daha çok biyolojik, anlama da zihinsel kapasitesiyle ilişkilendirilmiş (142). Beden zihin ayrımı sorununu bir yana bırakırsak yeteneği, yetinin emek vererek geliştirilmesi olarak tanımlayabiliriz. Freud felsefeyi sevmez ama sorgulama yöntemini kullanırdı; biz de öyle yapalım: Peki, yetenek nasıl gelişir? Oyunculuk üzerinden deneyimlerimi, gözlemlerimi, psikanalitik bakışla harmanlamaya çalışacağım.

Öğrenmenin, büyümenin ve oyunculuğun ilk aşaması taklit. Annesinin takılarını takan bir kız çocuğu da, diş fırçasıyla babası gibi tıraş olmaya çalışan oğlan çocuğu da ebeveynini taklit ediyor. Taklit ötekinin özelliklerini içselleştirmenin (özdeşimin) öncüsü. Yani büyüme sürecinde elzem bir zihinsel işlem/işlev, oysa taklidi bir oyuna/gösteriye çevirenler istisna. Tersi hikâyeler de olmakla birlikte çoğu şarkıcı çocukluğunda masa üzerine çıkıp şarkı söyleyerek, çoğu oyuncu aile meclisinde amcalara, teyzelere taklitler yaparak büyüyor. Hemen her çocuk bu denemeleri yapar, dediğinizi duyar gibiyim. Yetmez ama evet: Dürüst olalım, çocuk yetenekli değilse bir müddet sonra onun kendini gösterme (histriyonik) ihtiyacını aynalamıyoruz. Yetenekliyse teşvik ediyoruz. Demek ki çocuğun yapısal kapasitesi (ses, kulak, mimik, jest, gözlem yeteneği, aynı zamanda mizaç) becermesine zemin oluyor, çevreden de takdir (doyum) alıyor. Burada öğrenme kuramını kat edip psikanalizin kapısına dayandık. Ama bir nefeslenelim ve aldığımız yolu özetleyelim:

Kör topal da olsa yeteneği tanımladık, her çocuğun taklit/oyunculuk yaptığını ama yetenekli olanların, ilgi ve takdir aldıkları için bu yetilerinin, histriyonik ihtiyaçlarının pekiştirildiğini kabul ettik, şimdi bireysel psikolojik faktörleri anlamaya çalışıyoruz. Hadi gelin, yedi yaşında, taklitte yetenekli bir oğlan çocuğu olalım. Sizi her fırsatta mıncıklayan Yasemin Teyze (bıyıklı eşi Kudret Amca ve yaşıtınız kızları Cemre ile) akşam yemeğine gelmiş olsun. Karnı doyan babanız keyiflenip, hiç beklemediğiniz bir anda yüksek perdeden “Bora,” desin, sevseniz de sevmeseniz de adınız bu, “hadi bize bir Zeki Müren taklidi yap bakalım.” Babanızın sesi odada yankılanıyor, sonra derin bir sessizlik, zaman durdu sanki… Cemre bitiremediği yemeğiyle oyalanırken, büyükler gülmeye hazır (sırıtarak denmez, ayıp) size bakıyor. Lütfen dikkat! Bir performans sergilemeniz isteniyor, hem de yüzüne bile bakmaya utandığınız güzeller güzeli Cemre karşısında! O an ne hissedersiniz?

Herkesin cevabı, geçmişine, gelişimine göre değişecektir. Ben sadece yelpazenin keskin uçlarını tanımlayayım. Eğer Bora, başarı odaklı, Nina’nın annesi gibi kontrolcü ve müdahil; çocuğu narsisistik uzantısı gibi gören ebeveynlere sahipse, performans anında utanç, korku, öfke gibi duygulara kapılacak; yeteneğini pipisi, sahneye çıkmayı da sünnet gibi algılayacak ve kimseye bir şey göstermeyecektir. Tam tersi durumda, zaten sağlıklı ayrımlaşmış, özgüveni yerinde Bora, bu performansı tehdit gibi algılamayacak, isteneni yapmak ya da yapmamak konusunda yaşı-başı kadar özgür hissedecek, teklif onu biraz utandırsa da yoğun negatif duyguların taarruzunu altında ezilmeyecektir. Belki de en önemlisi utanç duyduğundan utanç duymayacaktır. Bu arada Cemre, sıranın kendine gelmesiyle ilgili bir endişe hissediyor olabilir, onu ihmal etmeyelim…

Size çocukların birer oyun hamuru olmadığını söylemeyeceğim. Çünkü oyun hamurlarına da hiçbir zaman kafamızdaki “ideal” şekli veremeyiz. Düşüncenin doğasıyla hamurun doğası birbirinden farklıdır. Ancak kişiliğimizi mizacımız ve çocukken başımıza gelenler oluşturur. Bora’nın yeteneğinin açığa çıkmasını, oradan doyum almasını ilişkilenmeleri belirler. Bu sadece pekiştirmeden, alış-verişten menkul bir süreç değil (üzgünüm öğrenme kuramı). Evdeki depresif havaya katlanamayan, arzulu, yetenekli bir çocuk evin soytarısı/komedyeni olabilir. İlgi açlığı çeken bir çocuk, sahnenin çocuk işçisi olabilir. Yalnız bir çocuk hayali arkadaşlarını ileride yazacağı romana davet edebilir: “Efendim deprem oldu sanırım. Hayır, Olric. Hayallerim yıkıldı!” (143).

Oyunculuğun temelinde taklit olduğunu, taklidin zihinsel bir yeti olduğunu, yeteneği olanlarda pekiştirilebildiğini söylemiştik. Mizansenimiz de taklidi oyuna çevirebilmek için “rahat” olmamız gerektiğini gösterdi. “Rahat ol” tavsiyesinin de ne kadar sinir bozucu olduğunu biliyoruz, o yüzden “rahat”ı tanımlamamız gerekiyor. Her şeye isim bulan psikoloji bu durumu da ıskalamamış. Çevirisini duyunca orijinalini daha çok seveceksiniz: spontanlık (kendiliğindenlik). Spontanlığın “olduğumuz gibi görünmek” olduğunu samimiyet ile ilgili yazımda belirtmiştim (yine uyduruyor olabilirim). Şimdi spontanlığın bir başka tanımıyla karşı karşıyayız: kendini bırakabilme! Başlığı unutanlar için itiraf ediyorum: Yazının bütün dolgu malzemesinin, kurgusunun amacı bu noktaya gelebilmekti: teslim olmaya. Kendini bırakmak, teslim olmak ama neye? Bu sorunun “sözde” tereddütsüz bir yanıtı var: oyuna, her ne oynanıyorsa ona. Ama elbette bunun da teferruatı var. Söz konusu olan teferruatsa, gerisi tereddüttür.

Biraz daha geriye gitmeliyiz. Cemre iki yaşında, salonda halının üzerinde bağdaş kurmuş, bebeğini giydirmeye çalışıyor. Yasemin Hanım koltukta oturmuş Elle dergisini okurken, arada bir gözlüklerinin üzerinden kızını izliyor. Cemre bir anda keyifleniyor, çok tatlı, yüzünde bir mucidin hazzı var. Çünkü bebeğinin eteğini ters giydirmiş ve bebeğin bu yeni hali ona ilginç geliyor. Gözleri annesini arıyor ama ona doğru baktığında başka birini, Kim Kardashian’ı görüyor (o sayının kapağı). Nedense pek hoşlanmadı bu teyzeden. Dikkati, annesinin ayağında salladığı terliğe takılsa da bebekle oynamak daha keyifli, oyununa geri dönüyor. Bir müddet sonra Yasemin Hanım durumu fark ediyor ve bir metre yukarıdan: “Cemroşum, yanlış giydirmişsin bebişin eteğini. Öyle yapmıyoruz di mi!” diye sesleniyor, dergiyi koltuğa atıp kızının yanına oturuyor, bebeği elinden alıp eteğini düzeltiyor.  Şimdi, Cemre ne hisseder?

Çocuk da olsa karşı-cinsin ne hissettiği hakkında ahkâm kesmeyecek kadar tecrübelendim. O yüzden topu bir ustaya, Winnicott’a atıyorum. Yasemin Hanım “Ay doktor beyciğim, bu kız çok inat, çok sinir, nasıl yapiciz bununla, bilemedim valla” diyerek Cemreyi doktor amcaya götürse ve yukarıdaki hadise Winnicott’ın terapi odasında olsa, üstat Yasemin Hanım’a ne söylerdi? Sonuçta ben kendi parodimi yazıyorum: “Yasemin Hanım, çocuğunuz oyun oynarken kırılgan bir geçiş alanındadır. Az önce bir şey keşfetti, coşkusunu sizle paylaşmak için yüzünüzü aradı ancak bulamadı – bu önemli değil, her zaman onu aynalayamazsınız. Tekrar oyununa döndü ve keşfinin hazzını yaşarken, siz onun sınırına girdiniz ve oyununu bozdunuz. Bu ara alandan hızla gerçekliğe, kurala çektiniz onu. Sizin yapmanız gereken şey ona güvende ve rahat olabileceği bir şemsiye olmak. Biri keyifle okuduğunuz dergiyi aniden çekip alsa elinizden ne hissedersiniz? Bu açık bir sınır ihlali ve çocuğunuzun sınır algısına, spontanlığına, yaratıcılığına zarar verir. Ayrıca Bora’yı mıncıklamayı da bırakın lütfen…” Üstat yaratıcılık dedi, mecburen buradan devam edeceğiz.

İyi bir oyuncunun yetenekli ve istekli olması yetmez, yaratıcı da olmalıdır. Yaratı, iki veya fazla şey arasında her zamankinden farklı bir bağlantı kurmaktır. Bu ancak, ego hizmetinde regresyonla, düşüncenin kalıplarından sıyrılmakla, içimizdeki denize dalmakla mümkün olur. Spontanlık, yaratıcılık için de olmazsa olmazdır. O halde tarifimizi bitirdik: tepsiye yeteneği seriyoruz, arzu ve emeği karıştırıp üzerine bolca sürüyoruz, spontanlık ve yaratıcılığı da ekleyip kısık ateşte yıllarca pişiriyoruz. İyi oyuncu servise hazır…

İlgilendiğim dönemde iki temel oyunculuk yöntemi vardı. Gestus, yabancılaştırma efekti, iç aksiyon, dış aksiyon gibi bilgiye ve ilgiye aç her gencin başını döndürecek terminolojisini bir kenara bırakırsak, ilki rolü dışarıdan kavramayı, ikincisi rolü içinden çıkarmayı savunuyordu. Elbette, hiçbir yöntemin oyuncunun hamuru kadar önemli olmadığı kabul edilirdi. Şimdi anlıyorum ki birine oyunculuğu öğretebilirsiniz ama oynamayı öğretemezsiniz. Nina’nın yönetmeni henüz bu zor role hazır olmadığını, içindeki “kötü”yle yüzleşmesi için zamana ihtiyacı olduğunu kabullenip, onun hızına saygı gösterseydi  kızcağız (filmin gerçekliğinde) delirmeyecekti. Ya da Nina kendini role teslim etmek konusunda bu kadar zorlanmasaydı…

“Teslim olmak” ünlemi günlük kullanımında güç ve sınır çatışmalarını açığa çıkarıyor, olumsuz çağrışımlar uyandırıyor. Psikolojide ise, teslim olmak (spontanlık) önemli bir ruhsal olgunluk, kapasite. Klinik pratikte özgüven sorunu yaşayanların, sınır koymakta zorlananların, katı değer yargıları olanların spontan olmakta zorlandığını görüyoruz. Oysa spontanlık yaşamdan keyif almanın maymuncuğu. Kendini, ne oynanıyorsa ona teslim etmeden sevişmek (orgazm), konuşmak (serbest çağrışım), yaratmak (üretmek), oyunbaz olmak mümkün değil. Sona yaklaştık, fondan müzik girsin lütfen: Yaşamda “yeterince iyi” bir oyuncu olmanın, rolden keyif almanın yolu spontanlıktan geçiyor. Kreşendo: Teslim olmak ya da olamamak, işte bütün mesele bu!

Herhalde bütün zamanların en ünlü rolü Hamlet, en ünlü repliği de “olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” lafıdır (144). Hamlet, amcasıyla annesinin sinsi bir planla babasını öldürdüğünü öğrenmeden önce, ülkenin anahtarını, bakkalın kasasını gözünüzü kırpmadan emanet edebileceğiniz; idealist, efendi, yani sıkıcı biridir. Acı gerçekle baş etmek için deli rolüne girer (bu nedenle oynaması çok zor bir roldür). Yeni Hamlet, eskisine göre çok daha cesur, özgür ve derinliklidir artık. Üzerine atılı ağır abi kostümünden sıyrılır, hafifleten deli gömleğini giyer. Ünlü repliği, aslında müthiş bir tiradın başlangıcıdır. Tirat, spontanlık ve yaratı konusunda şiirsel bir tespitle biter: “Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor / Yürekten gelenin doğal rengini / Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar / Yollarını değiştirip bu yüzden / Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.”

142- TDK

143-Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanından bir replik.

144- S. Eyüboğlu çevirisini kullandım.

, , , , , , , , , , , , ,

Henüz hiç yorum yapılmadı.

Bir Cevap Yazın

Powered by creationmark