pygmalion’un arzusu

İnsanlar kendi hikâyelerini yazamadıklarında veya hikâyelerinden memnun olmadıklarında ya da yeterince iyi dinleyici bulamadıklarında terapiste giderler. Terapi, reddedenlerin savunduğunun aksine, geçmişimizi değiştirir. Çünkü geçmiş dediğimiz aslında tam olarak geçmemiştir ve algılarımızdan  ibarettir. İnsan “hatırladıklarıyla unuttuklarının bir karışımıdır”* ve “tüm yapabildiği algıları ve deneyimlerini kurmacaya dönüştürmektir.”**  “Yaşam ileri doğru yaşanır ama geriye doğru anlaşılır.”***  Başka bir biçimde söylersek “insan geçmişine doğru büyür.”****

Bütün çocuklar büyümek ister ama bütün erişkinler geçmişe/çocukluğa geri dönmek istemez. Geçmiş -tıpkı rüya gibi- taşınır, mahrem bir mülktür ve kullanma, yararlanma tasarrufu sahibine aittir. Nasıl ki herkes bir rüya yorumcusu olamazsa, otobiyografi yazarı da olmak zorunda değildir. Ancak yine geçmiş -tıpkı beden gibi- tapusundan vazgeçebileceğimiz bir mülk değildir ve kendini hatırlatır. Beden yalan söylemez ama geçmiş bizi kandırabilir. Psikanaliz, geçmişin sadece depolanmadığı, eğilip büküldüğü, özenle unutulup, semptomla hatırlandığının keşfinden doğar. Nevroz, uygun biçimde unutamamak ya da hatırlayamamaktır. Psikanaliz güncelden geçmişe yolculuk, sözü özneye (gerçek sahibine) devreden bir tedavi biçimidir.

Psikanalitik anlamda iyileşme değişimle, geçmişin yeniden okunmasına koşut bir geleceğin inşasıyla mümkündür. Psikoterapi yaramaz, arzulu, sevecen, utanmış, korkmuş, sapkın, her ne ise o olan “içimizdeki çocuk”la ve onun dünyayı algılama biçimiyle tanışma, yüzleşme çalışmasıdır. Amaç, büyümeye-uyuma indirgenemez. İyileşme Lacancı anlamda bir “gölgeolay”dır; asıl amaç otantik kendiliğimize kavuşmak, otobiyografimizin yaratıcı yazarı olabilmektir. Kutsal metinlerden masallara, mitlerden romanlara büyük anlatılar değişimin, çatışmanın olduğu mecrada filizlenir. Hikayeleştirme; geçmişle gelecek, biçimle içerik, dil ile söylem, duygu ile düşünce arasındaki yarığın kapatılmasına yönelik bir çabadır. Yazar ile okuyucuyu, anlatıcı ile dinleyiciyi buluşturan ortaklık terapist ile hastası arasında da mevcuttur.

İnsanların terapist olmalarıyla terapiste gitme arzuları arasında temelde büyük farklar yoktur. Bilinçdışının varlığı bizi mütevazı kılmalıdır. Semptom –ve ondan kurtulma isteği- karşılaşmaya zemin oluştursa da hasta tanınmak, kabullenilmek, hikâyesiyle barışmak, kendi olmak ister. Terapist de “var olmaya”, kendini/ötekini anlamaya, kendine iyi geleni sunmaya (iyileşerek iyileştirmeye) çalışır. Terapi motivasyonları farklı, arzuları ortak iki insanın karşılaşmasıdır ki iyileşmeyi mümkün kılan arzudur. Peki, terapist neyi-nasıl arzular? Daha doğrusu arzusuyla ne yapar? Tersinlemeyle, ne yapmaması gerektiğini anlatan bir mitle başlayalım:

Pygmalion yalnız, kibirli, insanlardan kaçan bir heykeltıraştır. Fildişinden bir kadın heykeli yapar ve ona körkütük âşık olur. Bu trajediye dayanamayan Afrodit, Galatea’yı insana çevirir. Sevgiyi hisseden Pygmalion yalnızlığını ve kibrini yener. Heykel canlanırken, Pygmalion da “insancılaşır.” Mutlu-mesut yaşarlar. Masallar gibi mitler de tamamlanma yanılsamasını, yaşama dair bir fazlalığı üretir. Gerçek ise eksiklidir ve arzunun doyurulamadığı yerden başlar. Psikolojide “pygmalion etkisi” kendini gerçekleştiren kehaneti anlatmak için kullanılır.

Psikanalitik anlamda kehanetin kendini gerçekleştirmesini mümkün kılan bilinçdışı dinamiklerdir. Kehanet sezgisel bir spekülasyondur, yaratıcı esine, çıkış noktasına benzer. Sanat ve aşk, çokça söylendiği gibi birer tamamlanma çabasıdır ve iki süreçte de ana rol bilinçdışınındır. Kime âşık olacağımızı bilemeyeceğimiz gibi, gerçek bir yaratı sürecinde de eserin ne olacağını baştan bilemeyiz. Terapist gibi sanatçı da “bildiği varsayılan özne”dir (Lacan). Pygmalion olsa olsa bir estettir, sanatçı değil. Estet süreci değil sonucu önemseyen, sanat eserini fetiş bir nesneye dönüştüren bir sanatçı kopyası/müsveddesidir. Kısa yoldan gidersek, hastasını istediği şeye dönüştürmeye çalışmak da sapkın bir ruh mühendisliğidir, terapistlik değil.

Günümüzde insan ruhunun/doğasının, doğru yaşamın, iyileşmenin ne olduğuna emin olan ve bunları mesleki, siyasi, dini ideolojilerle hastasına zerk etmeye çalışan “terapist”ler peyda oldu. Yaşamın/insanın karmaşasının/zenginliğinin farkında olmayan, kalıplarla, şemalarla yetinen, “bilen özne”ler. Hepsi birer Pygmalion gibi, ortaya çıkacak ürünün hayaliyle yanıp tutuşuyor. Biteviye bir annelik işleviyle hastayı yatıştırarak veya biteviye babalık işleviyle yönlendirerek mesleklerini icra ediyorlar. Kusurlu ve tutarsız teorileri kaotik bir uygulamayla, çoğu zaman hastanın aleyhine işleyen bağımlı ya da sadomazohistik ilişkilere dönüşüyor. Terapistin sözü/arzusu, özneninkini çiğneyip zapt ediyor.

Peki terapiyi -yani hastanın yaratıcı bir otobiyografi yazarı olmasını- mümkün kılan nedir? Narsisitik uzantı (proje) haline getirmeden birinin, hem “kendi” olmasına hem de büyümesine nasıl çanak tutulur? Çocuğun arzusu doyurulmadan nasıl anlaşılır ve karşılanır? Psikanalitik sorularımız -ki psikanaliz bir aile kuramıdır- bizi psikanalitik ebeveynliğe ve terapinin çerçevesine götürür.

Çerçeve teori ile pratik, ideolojiyle birey, düşünce ile duygu arasındaki çatışmayla/malzemeyle yoğurulur. Terapist bu ikilikler arasında salınabilen bir cambazdır bana kalırsa. Arzu ile yasanın, ben ile ötekinin, düşle gerçeğin, yakınlıkla mesafenin geçiş alanında (Winnicott) keyifle oynayabilen ancak sınırlara razı (net) bir cambaz. Terapiyi iyileştirici kılan oyun bilgisi (esnaflık) değil, oynama deneyimi (zanaat), asimetri değil simetri, arzunun doyurulması ya da reddi değil anlaşılması ve sahiplenilmesidir.

Geçmiş, çocukluğun unutulmuş/çarpıtılmış bir şehri ise terapi, bir rehber eşliğinde oraya yolculuk yapmaktır. Rehber yolculuk konusunda ustalaşmıştır ama geçmişin sokaklarında gezgini yönlendirmez; aksine kendini hastanın bilinçdışının rehberliğine bırakır. Yolculuktaki anılarına, duygularına, arzu ve korkularına -kısacası keşfine- eşlik etmek ister. Hastanın zihnindeki bu yolculuk, yakın ilişkinin tüm sonuçlarına gebe duygusal bir ilişkidir. Hastanın yararına işlemesini çerçeve (kuram) güvenceye alır.

Mitle başladık rivayetle bitirelim. Atölyesini ziyaret eden bir kız çocuğu, heykelleri nasıl yaptığını sorunca Michelangelo; sanatçı ile eser, bilinçle bilinçdışı, terapistle hasta arasındaki ilişkiyi psikanalitik anlamda özetleyen bir yanıt verir: “heykel taşın içinde, ben fazlalıkları atıyorum.”

* Barış Bıçakçı

** Grotstein

***  S. Kierkegaard

**** A. Phillips

, , , , , , , ,

Henüz hiç yorum yapılmadı.

Bir Cevap Yazın

Powered by creationmark