pürtelaş insanlar

                                          “Sadece düşünmek var etmez insanı, duygularını, ruhunu ve

                                       hatta zekâsını   geliştiren asıl öğreticiler acılardır“ / S. Beckett”

 Yönetmen, oyun yazarı ve şair Bertholt Brecht’in (1898-1956) çalışma odasında dört tane masa olduğu, yorulduğunda masa değiştirip, başka bir eser üzerinde çalışarak dinlendiği rivayet edilir. Büyük yazar, uzun sayılamayacak yaşamına onlarca eser sığdırmış, ardında tiyatro tarihini değiştirecek bir kuram (Epik Tiyatro) bırakmıştır. “Bilim çağının tiyatrosu” olarak tanımladığı Epik Tiyatro’nun ana amacı “katharsis”i (kahramanla özdeşleşmeyi ve duygusal boşalımı) engellemek, seyircinin anlağına hitap edip onu yeni sorularla evine uğurlamaktır. Brecht geliştirdiği yöntemle oyuncunun da seyircinin de kendini oyuna kaptırmasına izin vermez; tiyatrosu, eğlence yönünü ıskalamasa da duygulardan çok düşüncelere yöneliktir.

İnsan soyunun bitmez çatışmalarından biri de duygu ile düşünce arasındaki yarılmadır. Beyinle kalp arasında, rasyonellik ile romantizm arasında gider geliriz. Bazılarımız daha çok duygularını, bazılarımız da aklını dinler. Doğadaki diğer canlıları yöneten içgüdüler ise derinlerde saklıdır. Evrimsel yolculuğumuzun geri dönülmez kavşağında (takribi sekiz milyon yıl önce) ayrıldığımız yakın akrabalarımızdan bizi ayıran temel özelliklerden biri, beynimizin alın ardı lobunun (prefrontal korteksin) hacimsel genişlemesidir. Fonksiyonel beyin görüntüleme çalışmalarının da ispatladığı gibi yargılama, plan yapma, karar verme gibi düşünme ve düşüncelerimiz doğrultusunda eyleme geçme, prefrontal korteksin başrol oynadığı işlevlerdir. Düşününce alnımızı kaşımamız, yanlış kararlarımızdan sonra alnımızı tokatlamamız muhtemelen bu bölgeyi sorumlu tutmamızdandır.

Psikanalizde temel bir kavram olan dürtü, içsel uyaranların ruhsal temsilcisi olarak tanımlanır, İçgüdü (türe özgü davranışlara neden olan güdü) ile dürtü arasında kavramsal bir fark yoktur, dürtü uygar insanın içgüdüsüdür. Klasik kurama göre duygular dürtülerin, düşünceler de duyguların türevidir. İlkellikten uygarlığa, çocukluktan erişkinliğe giden yolda önce dürtüleri sonra duyguları bastırmayı öğreniriz. Büyümek, büyükler gibi düşünebilmektir bir bakıma. Yetersiz bastırma, kendini birçok biçimde ifade edebilen anksiyeteye neden olur.

Kimse uygarlığın mirası olan anksiyeteden muaf değildir. Yaşama çaresiz ve bakıma muhtaç bir halde başlarız. Muhtemelen hayatımızın ilk birkaç yılı en endişeli dönemimizdir. Henüz büyüklerin dilini çözemediğimiz için korkularımızı, sıkıntılarımızı, isteklerimizi de anlatamayız. Arzularımızla gerçekler arasındaki farkı kabulleninceye kadar canımız çokça yanar. Bünyesel olarak endişeye açıksak veya ebeveynlerimiz endişeli ve tahammülsüz insanlarsa ilk yıllar daha travmatik geçer. Anksiyete sinir hücrelerimize kazınır. Erişkin olma yolunda; tırnak yemeden sınav kaygısına, takıntıdan baygınlıklara, içe kapanmadan (sözde) hiperaktiviteye, alt ıslatmadan astım krizlerine kadar birçok belirti anksiyetenin kılık değiştirmiş eşlikçileri olarak ortaya çıkabilir.

Bünyesel özelliklerimiz ve yaşam olayları ruhsal yapımızı, ruhsal yapımız da yaşadığımız anksiyetenin sıklığını, şiddetini ve anksiyete ile baş etme yollarımızı belirler. Kimi telaşın içinde boğulur, kimi telaşı içinde boğar. Yelpazenin bir ucunda endişelerini saklayamayan ve temas ettikleri herkese bulaştıran, hareketli ve dağınık insanlar yer alır. Diğer uçta gizli telaşlılar –ki konumuz bu- dışardan hiç falso vermeyen, stabil görünen, düzenli ve tertipli insanlar yer alır. Sakin görünümün altında bastırılmış yaygın bir anksiyete yatar.

Yaygın anksiyeteyi, basitçe, gün boyu süren düşük yoğunluklu endişe olarak tanımlayabiliriz. Yaygın anksiyetesi olanlar, sabah uyanmaktan servise yetişmeye, yemek yapmaktan ev temizliğine, spor yapmaktan eğlenmeye, artık rutinleşen günlük aktiviteleri bile ince bir telaşla yaparlar. Yapıp-ettiklerinde ödevini yetiştirmeye çalışan bir öğrencinin gerilimi hissedilir. Zaten genellikle çalışkan, sevilen, prensipli insanlardır. Düşünmeyi ve yapmayı çok iyi becerirler ama hissetmek, duyumsamak, oyun oynamak ve hayal kurmak konusunda tecrübesizlerdir. Romantizmi yararsız bulurlar, oldukça rasyonel işleyen zihinleri vardır.

Zamanı doğru kullanma pürtelaş insanların temel dertlerinden biridir. Boşluk, endişelerini arttırabilir. Dinlenirken bile kendilerine bir şey katmak isterler. Eğlenirken bile akıllarında yapılacak işler vardır. Zihinlerinde, zamanı kontrol ettikleri yanılsamasını besleyen bir liste ile yaşarlar. Gece yatmadan önce bir gün sonra yapılacakların, hafta başında tüm haftanın programını yaparlar. Spontan olmakta zorlanırlar, planları aksarsa huzursuz hissederler. Arkalarından atlı koşturuyormuş gibilerdir, durmak demek, ölmek demektir.

Pürtelaş insanlar yüksek rölantide çalışan güçlü motorlar gibidir. Bekleyemezler, mecburen durduklarında (kırmızı ışıkta) yüksek devirde çalışır, sabırsızlanırlar. Hedeflerine en kısa sürede ulaşmak istedikleri için sürüş keyfini yaşayamazlar. Çok yakar, çabuk yıpranırlar. Kendilerine ve yakınlarına yüksek maliyet çıkarırlar.

Yaygın anksiyete bozukluğunda en sık görülen semptomlar, huzursuzluk, halsizlik, kas gerginliği, uykusuzluk, konsantrasyon güçlüğüdür. Çevresindekilerin de kendilerine uymalarını istediklerinden ilişki sorunları sık görülür. Romantizmden kaçtıkları için romantik partnerleriyle sorun yaşayabilirler. Genellikle de yakınlarının isteğiyle psikiyatriste gelirler. İlaç tedavisi başlangıçta çok faydalı olur. Fakat altta yatan nedenleri, değer sorunlarını anlamak için psikoterapi zorunludur (79).

Değer verilmek, sevilmek, beğenilmek, onaylanmak hepimiz için esansiyel (temel) ruhsal ihtiyaçlardır. Aslında bütün çocuklar değerli ve sevilesidir. Yani değerli oldukları için değerlidirler. Ancak kimi ebeveynler bunu çocuklarına hissettiremezler. Çocuk ancak başarılı ve becerikli olduğunda, ebeveynin isteklerini yerine getirdiğinde, onların projesi olduğunda değerli hissederse, bunu ilgi ve sevgi görmenin yegâne yolu olarak benimserse, bu mekanizma ile yaşamaya başlar.

Kendilik (self) psikolojisinin kavram çifti olan “yapan ben” (doing self), yaptığı ile değerlendirilen kendiliği; “olan ben” (being self) olduğu biçimde kabul edilen kendiliği tanımlar. Çocuk sadece aktifken, yararlı bir şey yapıyorken kendini sevilebilir hisseder, pasifken, olduğu biçimde dururken sevilmediğini hissederse, kendini sürekli “yapan ben” konumunda tutmaya çalışır. Varlığını anlamlı kılmak için, biteviye iş üretir, ürettiği işleri bitirir…

Homo sapiens’in (düşünen insanın), aydınlanma döneminden bu yana düşünceye yaptığı yatırım (“Düşünüyorum öyleyse varım”), yirminci yüzyıldaki büyük kıyımlardan sonra çuvallar. Hayal kırıklığının, tiyatro alanındaki yansımasının (Absürd Tiyatro’nun) öncülerinden Beckett’in (1906-1989) kült eseri Godot’yu Beklerken’de, Vladimir ve Estragon, neden beklediklerini bilmeden, kim olduğunu, hatta ne olduklarını bilmedikleri Godot’yu beklerler. Eylemsizlik ve düşüncede yarılma üzerine kurulu metinde, karakterler, ne “yapan ben”dirler ne de “olan ben”. Umutsuz, sıkıntılı, bitmeyen bir bekleyişin içinde tükenirler. Oyunda en sık tekrarlanan replik şudur:

“Yapacak bir şey yok!”

 Pürtelaşlara duyurulur…

, , , , , ,

Henüz hiç yorum yapılmadı.

Bir Cevap Yazın

Powered by creationmark