platonik aşk

                                  “Bir zamanlar seni sevmiştim. Ve sevgiyi senin suretinde yaratmıştım” 

                                                                                                        Oğuz Atay / Tehlikeli Oyunlar

Yazının keşfi ile romanın keşfi arasında yaklaşık beş bin yıl bulunur. Edebiyatın bir sanat olarak kabulü romanın, yani bireyin ortaya çıkışı ile taçlanır. Konuşmak doğal bir yetiyken ve teoride herkes konuşabilirken, görece çok az insan yazar. Yazmak iletişimin, ötekine kavuşmanın farklı bir yoludur. Peki, kime? Kimin için yazarız?

Sanat-edebiyat, dünyadaki diğer uğraşlarımız gibi bir tamamlanma çabasıdır. Yazarak içimizi keşfedecek, anlayacak, beğenecek okuyucular ararız. Her yazı denize atılan bir şişedir ve kıymet bilen kişilerce bulunması istenir. O halde yazar, kendisini tamamlayacak öteki için yazar. Romantik bir dille söylersek, yazar platonik aşığını arar.

Platon‘un ideal aşkı, cinsellikten arındırılmış, soyut, tinsel, mücerret aşktır; günümüzde ise karşılıksız aşk anlamında kullanılır. Aşkın karşılıklı olabildiğine dair bir kabullenmeyi içerir bu tanım. Aşk gerçekten karşılıklı olabilir mi, yoksa her aşk aslında platonik midir? Ünlü ressam Delacroix’nın “aşkı anlatabilmek için, yeryüzünde var olan dillerden başka bir dil” gerektiği özdeyişini aklımızda tutarak psikanaliz açısından aşkı anlamaya çalışalım.

Aşk üzerine psikanalitik fikirler üç kaynaktan köken alır:

1- Ondan ayrılmaya başladığımız döneme kadar (yaklaşık 1 yaş) anneyle simbiyotik bir ilişki yaşarız. Aşkın kökeninde, başka biriyle bu simbiyozu (kaynaşmayı) tekrar yaşama fantezisi yatar. İlk üç yaşta anneden ayrı bir “ben”i inşa etmeye çalışırız.

2- Freud’un en önemli keşfi, çocukların da bir cinselliğinin olduğu ve cinsel dürtünün/arzunun ödipal dönemde (3-6 yaş) karşı cins ebeveyne yöneldiğidir. Olağan koşullarda küçük çapkın, ilk aşkından vazgeçer ve yenemediği rakibine (hemcins ebeveynine) benzemeye çalışır.

3- İlk altı yaşımızı çok iyi hatırlamayız; yetişkin aşkında belirleyici olan, bu tarih öncesi döneme dair bilinçdışı bağlanma paternimiz ve ödipal çatışmalarımızdır.

Psikanaliz insan yavrusunun masum bir mağdur olmadığını, arzuları olan bir fail de olduğunu, çocuğun erişkinin atası olduğunu savunur. Bu temel kabullenmelerin ışığında aşka dair psikanalitik önermeleri özetlemeye çalışalım:

* İlk bağlanma nesnemiz annemiz, ilk aşk nesnemiz, ödipal dönemde karşı-cins ebeveynimizdir. Hepimiz âşık oluruz. Ben hiç âşık olmadım diyenler, mecburen unutulan ilk aşklarını hesaba katmayanlardır.

* Her aşk, ödipal aşkın izlerini taşır. Yetişkin aşklarında, kaybettiğimiz ilk aşkımızı ararız veya bu sevdanın yaralarını sarmaya çalışırız. Aşkın spesifik belirtilerinden biri de âşık olduğumuz kişiyi çok eskiden beri tanıdığımız hissidir.

* Aşk, bilinçdışı dinamiklerin sonucudur; kime âşık olacağımızı seçemeyiz. İnsan âşık olmaz, aşka düşer. Maşuk bilincimize düşmeden çok önce fark etmeden ona yönelmeye başlarız. Bu nedenle aşk tesadüfleri sever.

* Aşk temelde idealize etmektir, yani hayran olmaktır. Hayran olmak, hayran olunma arzusunun tezahürüdür. Hayranlık zamanla azaldığı ve geçtiği için aşkın bir ömrü vardır.

* Aşk, ben idealine, yani “olmak istediğim (eksiksiz) ben”e ulaştığımız yanılsamasını yaratır. Bir elmanın iki yarısı olduğumuzu, eksik parçamızın tamamlandığını hissederiz. Bu nedenle aşkın gözü kördür.

* Âşık olmak bir kaynaşma deneyimini, ayrımlaşma-bireyleşmeyi ve yas tutabilmeyi gerektirir. Yani benle ötekinden biz oluşturmayı, sonra bizden bene ayrımlaşmayı ve bunun yasını tutabilmeyi gerektirir. Âşık olabilmek de aşkın bittiğini kabul etmek de ruhsal kapasiteyi gösterir.

* Ve aşk, ödipal zaferi, yani rövanş almayı temsil eder. Aşk sınır ihlali, aşkınlıktır. Bu nedenle âşık cesur, özgür ve özgün hisseder.

Peki, platonik aşkta ne olur? Karşılıklı aşkla karşılıksız aşk arasındaki farklar nelerdir? Neden kavuşamamak üzerinden bir aşk deneyimi yaşarız? Bunun kime ne faydası var?

Platonik aşk, çoğu zaman ergenlikte görülür. Ergenlik tutarlı kimliklerimizi edinmeye çalıştığımız, ruhsal kaybın ve kazancın bir arada olduğu karmaşık bir dönemdir. Hayranlık ve model almanın esansiyel bir ruhsal ihtiyaç olduğu bu başkalaşım sürecinde gencin temel güven problemleri artar; ödipal çatışmaları yeniden alevlenir. Çocuklukta yasaklanan alanın sınırına gelinmiştir. Bu kastrasyon (zarar görme) tehdidine de yakınlaşmak demektir. Bu nedenle şehvet ile şefkat birbirinden keskin çizgilerle ayrılır. Bir tarafta cinselliğin olmadığı kutsal (ideal) aşk, öbür tarafta kutsallığın olmadığı (kirli) bir cinsellik vardır. Özetle ergen, tıpkı çocuklukta olduğu gibi, engel olamadığı dürtü ve duygularıyla baş edemez.

Psikanalitik açıdan arzu ve korku iç içedir. Biri görünürse beriki saklanır. Platonik âşık, görünürde, kendine güvenemediği, âşık olduğu kişiyi gözünde büyüttüğü, reddedilmekten korktuğu için aşkını itiraf edemez. Kavuşamamak aşkı sürdürüp arzuyu kışkırtırken, kavuşmanın risklerinden de korur. Çünkü kavuşmak ideali (ideal eşi, ideal kendiliği, ideal çifti-aşkı) aşındırır ve nihayetinde yıkar. İçine girilmemiş bir cennet cazibesini her daim koruyacaktır. Öte yandan ilişki sorun demektir. Herhangi birini belirli bir mesafede tutmak temkinli bir yaklaşımdır. Platonik âşık fark etmeden kavuşmama arzusuyla kavuşma korkusunu yenmeye çalışır. Henüz kaynaşmaya da ayrılmaya da hazır değildir; istemeyi yeterince istemiyordur ya da yeterince istenmemeyi istiyordur. Daha basit bir biçimde ifade edecek olursam platonik aşk, bağlanmak ve ilişki kurmak için güvenli bir prova işlevi görür. Elbette ki karşılıklı aşka göre daha acılı bir provadır bu ve saplantıya dönüşme riski vardır.

Karşılık bulmaması aşkı daha soyut kılarken, karşılık bulması onu somutlaştırmaz. Psikanalitik anlamda niçin âşık olduğumuzu bilmeyiz. Bilinçdışı sembolize edilemez, imgeler üzerinden kavranır; dolayısıyla aşk -sıkça benzetildiği rüya gibi- tam anlamıyla anlatılamaz; sevişmek veya birlikte uyumak gibi aşk yaşamak da öznel yanları ile fark yaratan bir yaşantıdır. “Aşk iki insan arasındaki ortak bir deneyimdir” der McCullers “ancak ortak deneyim olması iki insanın benzer bir deneyim yaşadıkları anlamına gelmez.” Hepimiz idealimize, ilk büyük aşkımızı anımsatana, daha doğrusu onun eksiğini dolduracağını umduğumuz şeye âşık oluruz. Karşılıklı aşkta karşılık bulan umudumuz/arzumuzdur. Her aşk bu arzunun/umudun bir ideale yansıtılmasıdır ve dolayısıyla platoniktir. Sonuç olarak teoride iki çeşit aşk olduğunu söyleyebiliriz: karşılıklı platonik aşk ve karşılıksız platonik aşk…

Şüphesiz ki edebi türler arasında aşkı en güzel anlatanı şiirdir. Düzyazı semboliğe/bilince, şiir imgesel/bilinçdışına daha yakın. Şiir sanat demek, müzik demek, aşk demek, oyun demek. İçinde şiirsellik olmayan bir düzyazının sanat, hayatın anlam, psikanalizin tedavi olması mümkün görünmüyor bana. İdeal aşkın mekânı divan şiirinden aşkın ve zevkin şairi Nedim, huyunu-suyunu, kaşını-gözünü eşsiz bulduğu bir kadını anlattığı şiirinin sonunu şöyle bitirir-biz de yazıyı öyle bitirelim:

         “Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber Nedîm

         Bir perî-sûret görünmüş bir hayâl olmuş sana.”

, , , , , , , ,

Henüz hiç yorum yapılmadı.

Bir Cevap Yazın

Powered by creationmark