aşk

                                                                                              “Mutlu aşk yoktur.” / L. Aragon

L. Mete’nin “Aşk Hastalığı” romanında, yasak bir aşkın hazin sonu anlatılır (130). Romanın adı psikiyatrinin aşka bakış açılarından birini yansıtır. Gerçi aşk ile hastalık bağlantısının sahibi psikiyatri disiplini değildir. Örneğin Anadolu halkları geçmişte tedavisi bulunmadan önce çok can alan veremi (tüberküloz) “ince hastalık”,  platonik aşkı “kara sevda” olarak adlandırmıştır. İnce hastalığa yakalanılır, kara sevdaya düşülür (fall in love). Aşkı yaşamak, ne olduğunu anlamaya çalışmaktan çok daha keyiflidir.

Aşkın, tıpkı güzel (estetik olan) gibi tanımını yapmak, ne olduğunu söylemek güç, çünkü oldukça öznel bir deneyim, öznel olduğu kadar evrensel bir olgu da. Aşkın ne olduğunu tanımlayamasak da, onun bir vaka olduğunu, âşık olduğumuzda ne olduğunu biliyoruz. Kendimizi mutlu, enerjik, yaşam dolu hissediyor, yaşamı daha keyifli algılıyoruz.

Aşk, birçok yönüyle, psikiyatri hastalıklarından biri olan maniye (manik atağa) benzer. Âşık olan da tıpkı manik gibi kendini mutlu, güçlü,  enerjik ve cinsel yönden uyarılmış hisseder; yaşamı olduğundan daha güzel ve zengin algılar. Âşık da manik de kişileri veya soyut düşünceleri idealize eder. Kendilik ve hayat algısı ciddi bir biçimde değişir. Yaşam ideallerin veya âşık olunanın çevresinde döner. Hatta âşık olmak tüm dünyaya karşı durmak gibidir. Çünkü aşk, toplumsal normların, ödipal yasakların ve benlik sınırlarının ihlalini içerir. Âşık da manik de sınırlara ve kurallara meydan okumanın tuhaf onurunu, kaygısını yaşar. Bu benzerlikler dolayısıyla kimi yazarlar aşkı bir hastalık olarak tanımlar. Psikanalitik anlamda aşk, ilk aşkın bir türevi, ben idealine ulaşmanın geçici heyecanıdır.

Aşk, Ödipus, yani ilk aşkla birlikte, psikanalizin ve bana kalırsa tüm insanlığın favori teması. Ödipal dönemde (takribi 3-5 yaş arası) karşı-cins ebeveynimize duyduğumuz çocuksu aşktan, ebeveynlerimize duyduğumuz sevgi ve korku nedeniyle feragat ediyoruz. Yerimizi ve haddimizi bilmeye doğru itiliyoruz. Artık ebeveynimizin yerine değil titrine (unvanına) göz koyuyor, ebeveynimiz değil, ideallerini hedefliyoruz. Yasağın ve idealin birleşimiyle süper egomuz gelişiyor. Küçük Ödipusların trajik hikâyesi her halükarda, büyüdüklerinde yeniden kanamaya meyilli çizikler bırakıyor. İlk aşkın izleri; arzuları, nesnesi, hayal kırıklığı bütün hayatımız boyunca yakamızı bırakmıyor. Hiçbir aşkın öncekini sağaltmaya yaramadığını ve her aşk ilişkisinde ödipal çatışmaların alevlendiğini de hatırlatmalı.

Peki, neden ve nasıl âşık oluruz? Daha doğrusu aşka düşeriz? Aşk Ödipal aşkın nafile bir tekrarı mıdır?

Kernberg yetişkin cinsel aşkın erotik arzu, sevgi, özdeşleşme, tutku ve idealleştirme unsurlarından oluştuğu görüşünde. Bergmann’a göre aşk kapasitesi normal olarak gelişen bir kaynaşma deneyimi ve ayrımlaşma-bireyleşme aşamasını gerektirir. Aşk ilişkisinde kayıp ödipal nesneyi (ilk aşkı) arayış, yeni nesneyle ödipal travmayı telafi isteği ve kaynaşma isteği vardır. Aşk aynı zamanda yas tutabilme kapasitesiyle de ilgilidir. Birçok kuramcı aşkın ortak noktasının idealleştirme denilen savunma mekanizması olduğunda hemfikirdir.

İdealleştirme en özlü tanımıyla “aşırı değer biçme”dir. Bir nevi hayran olmaktır idealize etmek. Çoğu kez, idealizasyona açık veya muhtaç olduğumuz dönemlerde aşka yelken açarız. Hayran olmak ve hayran olunmak benzer ihtiyaçlardan türer. Birine hayran olmak, onun “kötü”, eksik, yetersiz yanlarını görememek (inkâr etmek) demektir. Aşkın gözü kördür, bir yanılsamaya hizmet eder. Yeni tanıdığımız (veya âşık olunacak bir nesne olarak yeni farkına vardığımız) birine bu denli aşırı değer biçme gerçekten oldukça ilginçtir. Üstelik o da bizi henüz yeterince tanımıyorken. “Aşk”, der Lacan’ın özlü sözünde, “tanımadığımız birine bizde olmayan bir şeyi atfetmektir.

Aşk keyifli, heyecanlı, merak uyandırıcı, kışkırtıcı fakat risklere de gebe bir mavi yolculuk gibidir. Çiftler ilişkinin yelkenlisine kendi tarihleri ve ödipal çatışmalarıyla binerler. Zamanla çift birbirini tanımaya, maymunun gözü açılmaya başlar. İdealizasyon, açık denizlerin zorlu şartlarında gerçekliğe yenildiğinde ilişkinin çetin sorunlarıyla boğuşmak zorunda kalırız. Ayaklarımız yere bastığında yolculuğu ve yol arkadaşımızı artık daha sağduyulu değerlendirebiliriz. Bu nedenle aşkın bir ömrü vardır. Platonik aşk, vuslata erememe, birçok şeyin yanında aşkı-hayranlığı uzatmaya yönelik bir çabadır. Kavuşunca aşk beslenip büyütülemez, sonradan hayal kırıklığına dönüşmeden keyfini çıkarmak gerekir.

Çoğumuzun zihninde “ideal” ilişkinin aşk ile başlaması gerektiği fikrinin olduğunu düşünüyorum. Bu ne kadar doğru bilmiyorum ama mantık ilişkisine, evlilik sözleşmelerine soğuk baktığımız kesin. Psikanalitik açıdan âşık olma kapasitesi bir çiftin ilişkisinin temel direğidir. Bu, erotik arzuyla idealleştirmeyi bir araya getirme ve derinlemesine bir ilişkisi kurma potansiyelini anlamına gelir. Aynı zamanda, güven duymak, kendini bırakabilmek, yas tutabilmek ve birçok insani kapasiteyi içerir. Aşka dair açıklamalarda her daim eksik bir şeyler kalacaktır, bence kalmalıdır da: çünkü aşk bir tamamlama çabasıdır!

 Güzelleme, halk edebiyatında konusu aşk ve sevgi olan, melodik ve lirik şiirlere verilen ortak addır. Coşkulu ve övgü doludur güzellemeler. Aşkın, aşkın duygu halini yansıtırlar. Aşk, kendimize, sınırlara, yasaklara bir meydan okumaya dönüşür. Bu nedenle inceden de tedirgin eder bizi. C. Süreya’nın güzellemesi bu coşkuya eşlik eden tedirginliği çok güzel anlatır:

            “ Bak gizlisi saklısı kalmadı günümüzün

            Gözlerin sabahın sekizinde bana açık

            Ne günah işlediysek yarı yarıya”

130- Mete L, Aşk Hastalığı, Can Yayınları, 2007

, , , , , , ,

Henüz hiç yorum yapılmadı.

Bir Cevap Yazın

Powered by creationmark